Seyahat

Uzanıp ‘Kanlıca’nın orta yerinde…

Kanlıca, Boğaziçi’nin güzel bir ikramı. Hadi, Tanpınar gibi ifade edelim, İstanbul’un ruh dalgınlığı… Beykoz’un bu kadîm semtinde manzaralı bir günsarısı size bakıyor.

Samiha Ayverdi’nin “Ama Kanlıca demek, sadece bu korular, bağlar ve su başlar demek değildi. Kanlıca’nın ruhu, ta yaratıldığı günde aşk ile nikâhı kıyılmış olan Körfez demekti.” sözleri bugüne de uç veriyor desek yeridir. Çünkü eskinin Boğaziçi köyü, her şeye rağmen kendi sınırlarını muhafaza ediyor. Kapısını tıklatıp, içeri buyur edildiğinizde ise gökkuşağının bütün renklerine tesadüf etmek mümkün. Koca Sinan’ın imzası, Mihrabat korusu, yoğurdu, yarım asrı deviren çaycıları, sokak aralarında yitip gitmemiş mazisiyle semtin seslerini duyabilirsiniz. Beykoz’un hudutları dâhilinde yer alan Kanlıca’ya gelmek, bir miktar zaman alıyor tabi. Buraya Üsküdar ya da Kadıköy’den direkt otobüsler kalkıyor. Ama seher vakti uğramak isterseniz şehir hatları vapuruyla gitmenizi salık veririm. Hem böylece girişteki körfezi aynelyakin görmüş olursunuz. Bir de Fuat Selim Ramazanoğlu’nun Kanlıca/Boğaziçi’nde Bir Köy kitabını defterinize not ediniz.

Koca Sinan’ın semte attığı mütevazi imza

Burası aslında camii, türbesi, hamamı, muvakkithanesi ile bir külliye. Banisi, Büyük Türk Kanunî Sultan Süleyman’ın veziri, Magosa Fatihi Gazi İskender Paşa. Ol Magosa ki Osmanlı’nın uzun uğraşlar sonunda elde ettiği Kıbrıs’tan önceki stratejik adadır. 1559-60 tarihleri arasında inşa edilen külliye, bir şekilde günümüze ulaşmış. Belki de Kanlıca’nın şehirden ırak olmasındandır tahribatın büyük olmamasının nedeni. Bu arada mahut eserin Sinan’ın ‘kalfalık eserim’ dediği Süleymaniye Külliyesi’nin nihayete ermesinden iki sene sonra yapılması da ayrıca önemi haiz bir estetik tekamül. İskender Paşa’nın ismiyle müsemma camide, hemen her Sinan yapımında olduğu gibi ilginç detaylar mevcut. Bursa Ulu Cami’deki iç şadırvan kompozisyonunun minyatürü yer alıyor burada. Caminin içine girdiğinizde ilk günkü sakinliği hatırlatan havaya değiyor burnunuz. Ki bu da çok hoş bir an mesela.

‘Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır’

Sponsorlu İçerik

Muvakkithaneler, namaz vakitlerini belirleyen zaman odaları. Burada da geçmiş devirlerin bileklerindeki nabzı kontrol eden yapı söz konusu. Ancak akıllı telefonların kol gezdiği caddelerde, onlara ihtiyaç duyulmuyor artık, zaten kapısı da kapalı. Ama yine de insanın aklına Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve bir Twitter mottosu olan şu cümle gelmiyor değil: “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.” Bu arada Gazi İskender Paşa ve oğlunun metfun (meftun?) olduğu türbeyi, onun da kapısına kilit vurulmuş olsa da ziyaret etmeyi unutmayın. Samiha Ayverdi’nin hatırlattığı eski bir İstanbul hatırasını hatırda tutun: “İskender Paşa Türbesi, köy halkının gurur ve saygı köşesi idi. İstanbul’da mektebe yahut imtihana girecek gençlerin bu türbeyi ziyaret ederek ondan destur almaları köyün ananesi olduğu gibi, her sabah işlerine gitmek için vapura binenlerin ya da inenlerin türbe önünde üç İhlas bir Fatiha okumaları keza mahallî bir gelenekti.”  

Sponsorlu İçerik

“Martıların kanatlarından seyretmek İstanbul’u”

Özdemir Asaf’ın mısralarına tutunarak Mihrabat Korusuna çıkabilir, ara sokaklarda kalmış ahşap evleri, artık ‘su akmayan tarihî çeşme’leri fotoğraflayabilirsiniz. Yukarı kadar tırmanmışken; ‘manzaralı mezarlık’a da uğrayın ve Türkçe sözlü rock müziğin öncülerinden Barış Manço’ya selam verin. Sonrasında Boğaz penceresinin kenarına oturun. Üstünüzden ikinci köprünün müdavimi kamyonlar geçse de siz çok takılmayın onlara ve asıl manzarayı serin gözlerinizin önüne. Hani Zeki Müren, Avni Anıl’ın sözleriyle “İstanbul’un sırrına erilir Kanlıca’da…” diyor ya, mevsimi de denk getirmişseniz, müziği behemehâl hissedeceksiniz. Özel işletmelerin olduğu koruda, fiyatlar da aşağıya göre farklı hâliyle, onun için çay, yemek size kalmış.

Kanlıca yoğurdunu nasıl yersiniz?

Sahildeki İsmailağa Çay Kahvehanesi dışında, civar dükkânlarda da satılıyor bu asırlık lezzet. Ağız tadına göre pudra şekerli, ballı, reçelli seçenekleri var. İlk üreticileri, 93 Harbi dolayısıyla Bulgaristan’dan Kanlıca’ya göç eden Poyraz İbrahim Ağa. 1893’ten beri eski İstanbulluların aradığı bir tat olan yoğurt, 1988’den beri de tescilli. Buraya kadar gelmişken meşhur yoğurttan yememek olmaz, Boğaz’dan masanıza bir Rumeli rüzgârı konacak çünkü.

Hep O Şarkı’yı dinleme zamanı

Yakup Kadri’nin kaleme aldığı son roman Hep O Şarkı’da konu Münire Hanım ile Cemil Bey’in aşkıdır. Ama asıl sahneler, birbirlerine kavuşamamalarında yatar. Kanlıca da romantik bir dekordur sayfalar arasında duran. Karaosmanoğlu’nun şu cümlesiyle, iskelenin yanında kümelenmiş masalardan birine oturuverin: “Sonradan öğreniyor insan hepimiz küçük çocuklarız gerçekte, yaşlı kimseler yok yalnızca daha yaşlı acılar var.” Üstünüzden geçen arabalara değil kuşlara selam verin, manzaranın çay hâlini yaşayın. Bu arada semtin yüzünü dışardan görmek isteyenler olabilir. O hâlde, her daim hazır bulunan Kanlıca-Emirgan motoruna atlayın. Ve gün bir Sezen Aksu şarkısı gibi akşamsız olarak uzayıp gitsin…

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Web Sitemizde ki içerikleri incelemek için reklam engelleyici eklentinizi kapatıp sayfanızı yenileyin..